DAMDAN düşenin halinden anlamak için damdan düşmek mi gerekir diye bilirsiniz. Emin olun ki gerekiyormuş. Bunu esnaflık yapmaya başladıktan sonra öğrendim. İnsaf demeyi, insafa da gelmeyi de. O yüzden damdan düşenin halinden anlıyor gözükmek için en azından damdan ayakları sarkıtmak lazım…
Ekonomik durgunluk öyle bir noktada ki insanlar kinetik enerjinin varlığını bile unuttular, statik yaşama daldıklarından beri.
Devlet desteklemeleri, hayvancılık ve çiftçiler için şu anda durağan… Küçük ölçekli işletmelerin, KOBİ olalı destekli bir destek gördüğünü görmedim. Komi misali hep servis var diye çağrılıyoruz. Ama destekler Kurtlar Vadisi reklamları gibi filmden bıktırır gibi destek sözünden gına geliyor insanlara…
Kanımızı emen bankalarda zaten son vuruşu yapmak için bu desteği bekliyorlar. Önüne gelen işletmeyi kayıt edip, evrak takipçiliğini bile yapıyorlar. Destek kime ise… Bu desteklerde sözde Ermeni tasarısına döndü. Var mı yok mu bilen yok… Marka’nın sevimli ve tontonu Erkan Ayan projeleri bir bir sıralıyor. Ama bunlar sanki Türkiye, aya bir inerse orada nasıl koloni oluşturacağı tarzında… Esnafın sabrı sermayesidir. Kasasındaki rızkıdır. O da günden güne erimekte…
Yaşadığımız kentin içinde değişkenlikler o kadar hızlı ki… Bu hız hizmet hızını bile solladı... Her gün bir işletme, dükkân sevimli ifadeler ile hizmete açılır iken, birkaç gün öncesinin sevimlileri yanı başlarında sonbahara yakalanmış yapraklar gibi dökülmekte ve kapılarına kilit vurmaktalar. Yaşama dair son atımlık mermisi olanlar milli piyango alır gibi yüküne yük vurarak, bir rüyanın peşinde başka bir yerde ya tutarsanın peşinde sallanmaktalar…
Tamam, diyeceksiniz ki canım sende ayağını yorgana göre uzat… Alışkanlıklar işte alışkanlıklar, kolay vazgeçilmiyor. Öyle veya böyle boyuna göre yorgan buluyor isen, birden yorgana göre küçülemiyorsun… O zaman küçülen gururun, çocuklarının gözündeki o şefkatli baba rolün, adımladığın sokakların ucu, evinin kapısı oluyor. Giremiyorsun içeri...
Derince’de intihar eden marangozun hazin sonuna dair yazılanları okudum hüzün doldum. Bir babanın evlatlarını çöle dönmüş bu yaşamda bırakması ve kaçması kolay mı?
Bu baba mücadeleden kaçmış da diyebilirsiniz. Bedelini kendinden sonrakilere ödetmek için hesaba itiraz etmiş de diyebilirsiniz. Ya onun kaçtığı hesabından dolayı gelen ipotek, o ne
olacak. Bu insanı kendini öldürmek gibi bir katledişin faili yapan bu sistem onun üzerinde inancımızın getirisi olan azabı kim kaldıracak.
Kabul bunalıyoruz, kabul düşünceler gözyaşları gibi artık beynimizden akmakta göz kenarlarımızdan... Kabul çıkar yok artık, sokaklar çıkmaz sokak diyeceksiniz. Ama levhaları da görmezden gelmedik mi? Birazcık ağustos böceği gibi olmadık mı? Karıncalık yönümüz karıncalanmadı mı? Bunun suçu da ne olursan gel yine gel al parayı diyen bankalar değil mi? Belki hepimiz isyan ediyoruz. İnancımıza saldıran şeytanlar gibi yaşama saldıran şeytanlar olarak görüyoruz, onları… Ya da yasal tefeciler…
Fakat unutmayın ki kendi kalelerimizi kendimiz teslim ediyoruz, cüzdanı kredi kartına teslim ettiğimiz gibi...
Belki genişlemiş koltuklarda oturan bedeni ile birlikte fikri şişmanlar sizlerin bu mücadelenize bakıp şükredin diyecekler size Somali’den görüntüler ile…
Sizi bu görüntüler sakinleştirir mi bilmem ama beni sakinleştiren mutlak hesabın olduğu gün, beni sakinleştiren toprağın kimseye ayrıcalık tanımaması, tanıtılmaması...
O yüzden keşke intihar kaçış olsa idi de milletçe kaçsa idik. Ama ne yazık ki öyle değil. O zaman yapmamız gereken direnmek ve gerçekler ile yüzleşmek..