Günümüzde habercilik zaman zaman insanların elinde oyuncak haline gelecek kadar kötü veya art niyetli kullanılabiliyor. Birilerine zarar vermek veya yarar sağlamak adına yapılan bu tür hilelerde, asıl zararı gören ise hem yalan ve yanlış bilgilerle bilgilendirilen kamuoyu, hem de gazetecilik mesleği oluyor.
Biz haberlerin her koşulda doğru, dürüst, belgeli haliyle kaleme alınıp, sayfaya taşınmasını gündeme getiriyoruz. Yapanın da kimliğine bakmıyoruz. Çünkü bu iş kişilere ayrıcalık sağlayan bir meslek değil, aksine insanları eğiten, bilgilendiren ve aydınlatan, herkesi de bu anlamda eşit gören bir sektör olarak yapılmalıdır. Kişiye özel haber üretmek, kişiye özel haber bilgisini görmezden gelmek veya değiştirmek, utanç verici ve yüz kızartıcı bir olaydır. Hele bunun gazetecilik kisvesi altında yapılması, bu utancı daha da artırır.
İzmit Belediyesi’nin ilimizdeki simit tezgahlarıyla ilgili olarak yeni fiyat tarifeleriyle ihale haberi bunun en güzel örneklerinden biriydi geçen haftalar içinde. Haber ilk kamuoyuna duyurulduğunda sokakta garip ve yoksul vatandaşların nafakasını çıkardığı tezgahlardan İzmit Belediyesi’nin rant elde ettiği gibi algılanmıştı. Sanki İzmit Belediyesi birkaç kuruş daha fazla gelir elde etmek için yoksulun ekmeğine göz koymuş, onların tezgahını elinden alıp, birilerine peşkeş çekecekmiş gibi yansıtıldı kamuoyuna. Gazetelerde haberleri okuyan herkesin olayı algıladığı ve anladığı buydu. Yoksula sahip çıkması gereken yerel yönetimlerin bu tür davranışları pek tasvip edilen bir şey sayılmaz kamuoyu vicdanında.
Oysa ihale gösterdi ki olayın yoksulla, ya da o tezgahların başında gün boyu simit satan dar gelirli vatandaşlarla hiç de ilgisi yok. Yani bizim sokaklarda kar kış demeden tezgahının başında gördüğümüz o insanlar tamamen maaşlı personelmiş çalıştıkları yerde. Tezgahların sahipleri tamamen simit fırınları olan, simit sarayları bulunan, her biri 15-20 simit tezgahı sahibi varlıklı insanlar. Hiçbiri öyle yoksul, yokluk içinde de değil. Bir simit tezgahına 3 bin lira kira verebilecek kadar da kazanıyorlarmış üstelik. Bu kadar yüksek rakamdaki kira bedelini göze altıklarına göre, küçümsenecek bir rakam değilmiş kazançları.
Kötü olan sadece bu tür varlıklı insanların kullandığı o tezgahları belli kiralarla yeniden ihaleye çıkarırken, kentin kenar köşesinde, ara sokaklarında ya da satış yapamayan yerlerde dar gelirli yoksul insanların kullandığı tezgahları onlardan ayıramamak. Yapılan ihalede hepsinin kirası yeniden belirlendiği için, kurunun arasında yaş da yanar misali, tezgah sahibi olan yoksul insanlar bu işi bırakmak zorunda kaldı. Keşke İzmit Belediyesi yüksek gelirli tezgahları ihaleyle kiraya verirken, dar gelirli tezgahları onlardan ayrı tutabilseydi. Bu işin belediyecilik boyutu elbette.
Bizim konumuz, böyle bir olayda gazetelerin yanlış ve gerçek dışı bilgilerle bir haberi ele almış olması. Adına ne dersiniz bilemem ama, bir belediyenin bu kadar büyük rant sağlanan simit tezgahları ile ilgili gerekli düzenlemeyi yapması hiç de anormal gibi durmuyor. Bir tezgahın 12 bin lira kazandığını iddia edenler bile var. Şayet böyle bir gelir elde edilip, dar gelirli insanları asgari ücretle çalıştırarak rant elde ediliyorsa, bunu sağlayanlar bedelini ödemeli. İzmit Belediyesi o ihaleyle bunu yapmıştır.
Biz gazetecilerin konuyu ele alırken ihaleye çıkarılanın simit tezgahı olduğu için “Yoksulun ekmeği ile oynuyorlar” demesi, eğer art niyetle yapılmış bir haber hilesi değilse, cehalettir. Bunun başka izahı olamaz. Simit tezgahlarının bin ile 3 bin lira arasında kirayla ihaleye çıkarılmasının arkasındaki gerçeği merak edip, haberi kaleme alanlar sormuş olsaydı, eminim bu boyutunu öğrenmiş olurlardı. Sormadıkları için gazetecilik adına yapılmış bu cehaletin kamuoyunu yanlış bilgilendirme anlamı taşıdığını, haberin yanlış yapıldığını varsayıyoruz elbette. Çünkü ağır itham içeren mesajlar taşıyan her haber, doğru bilgi ile donatılmamışsa, habercilik açısından mesleğe ihanettir.
Olayın bir de öteki boyutu var. Eğer simit tezgahları üzerinden olayı yoksulu soymak gibi gösterenler haberi kaleme alırken arkasındaki gerçeği biliyorsa, asıl tehlike ve kötü olan odur. Zamana karşı yapılan yarış içinde insan hataları kabul edilebilir gibi dursa da, kasıtlı yapılanların affedilir tarafı yoktur. Bu gazetecilik değil, art niyettir.
Gazeteci özel yaşamında birilerine kızıyor, küsüyor olabilir. Fakat mesleki yaşamı içinde bunu yapma lüksü yoktur. Ya da bir başka deyişle özel duygularını haberinin içine katma hakkı yoktur. Bunu yapınca insanlara yalan söylemiş, kamuoyunu yanıltmış olur demektir. Tıpkı simit tezgahları hakkında yapılan haberde, sanki yoksul insanların mağdur ediliyormuş gibi haberin kamuoyuna sunulması gibi.
Gazeteciliğin omzuna yüklenen sorumluluk burada kendini göstermektedir. O yüzden, bu mesleğin ilkelerinde, gazeteci araştırmadan, soruşturmadan, sorgulamadan, birilerinin sözüne bakarak haberi yapmamalıdır deniliyor. Taraflardan haber için görüş alma zorunluluğu burada ortaya çıkıyor. Eğer kasıtlı olarak birileri hakkında aşağılayıcı, küçük düşürücü veya yıpratıcı kampanya içine girmemişseniz, bu haberciliğin ötesine geçmiş, şahsi intikam duygusuna dönüşmüş demektir.
Simit tezgahlarının ihale aşamasında ortaya çıkan gerçeğin herkese ders olması en büyük dileğimiz. Çünkü unutulmaması gereken gerçek, birileri ile ilgili kin ve nefret duygularıyla hareket edenlerin kullanmak istedikleri meslek grubu gazetecilerdir. Kendi çabalarıyla amacına ulaştıramadıkları karalama kampanyasının başarılı olma yöntemi gazetecileri kullanmaktır.
Bunun bir farklı adı ise ateşi tutarken gazeteciyi maşa olarak kullanmaktır. Eminim hiçbir arkadaşımız veya bu işi ahlaki ölçülerle yapan gazeteciler, başkalarının çıkarlarına alet olmak şöyle dursun, kimsenin maşası olmayı kabullenemez.
Ya da etmemeli.
Ediyorsa eğer, hem mesleğe, hem de insanlığa ihanet içindedir.
Polis tutanakları onur kırıyor
Gazeteciliğin en güzel ve en heyecan verici dalı muhabirliktir. O da kendi içinde bölümlere ayrılmış olsa da, hiçbir zaman devri bitmeyecek olan ve en hareketli muhabirlik, polis muhabirliğidir. Sürekli olayların içinde, dakikası dakikasını tutmayan bir heyecan serüveni gibidir. Yine de heyecan serüveni gibi görünse de, bazen zor koşullar altında muhabirlerin can güvenliğini bile tehlikeye atar.
Polis muhabirliği yapan arkadaşlarımızı bekleyen en büyük tehlikelerden biri, insanların deşifre edilirken yaşadıkları suçlamalar karşısında aklanıp, ya da suçsuz yere deşifre edilip, bedelini muhabire kesmesidir. Hiç ummadığınız bir haberde fotoğrafını çektiğiniz veya haberini kaleme aldığınız bir kişi, mahkeme tutanaklarıyla karşınıza çıkarak, sizi zor durumda bırakabilir.
Bunlar günümüzde çok sık karşılaşılan olaylardır. Çünkü genellikle polis muhabirleri haberini yaptıkları insanların gerçek hayatta ne yaptığını bile bilmez. Ama polisin veya jandarmanın verdiği bilgiler doğrultusunda, ya da savcının soruşturma tutanağından yola çıkarak haberini kaleme alınca sıkıntı yaşayabiliyor.
Bir çok insan hazırlanan bu tutanakların veya yapılan soruşturmaların iddiadan ibaret olduğunu bilmediğinden olayı gerçekmiş gibi algılıyor. Kendisine servis yapılan bilgileri alıp gerçek gibi manşetlere taşımak, ister istemez insanların kişilik haklarına saldırıya dönüşüyor. Çünkü o iddialar karşısında yetersiz delilden, ya da hiç ilgisi olmayan bilgiden aklanabilen sanık konumundaki kişilerin yaptığı ilk şey, haberi yazan gazeteyi ve muhabiri mahkemeye vermektir. Bu onun en doğal ve yasal hakkıdır. Çünkü zedelenen onun onuru, kişiliği ve toplumdaki yeridir.
İnsanların medya aracılığı ile suçlu gibi sunulması, kişilik haklarına bir saldırıdır elbette. Her insanın kendini aklaması, ya da bunu kendisine yaparak cezalandıranlardan hesap sorması hakkıdır. Bu durumlarda muhabirlerin veya gazete yöneticilerinin yapması gereken en önemli şey, gerçek belge ve bilgiden uzak, tamamen iddianameye dayalı bu tür haberleri sayfalara taşırken, açık kimlik kullanmaktan kaçınıp, kişileri tanınmayacak şekilde sunmaları. Bu dikkat, hem muhabiri kurtaracak, hem de habere konu olan suçsuz kişinin haksız yere suçlu gibi ilan edilmesini de önleyecektir.
Bir polis muhabiri, gazete sayfasına taşınan sanık konumundaki kişilerin toplum gözünde suçlanırken, suçsuz çıkması halinde kendini sorumsuz sayamaz. “Polis bize öyle bilgi verdi” savunması da geçerli olmaz. Bu mazeret, muhabiri veya gazete yöneticisini kurtarmaya yetmez. O yüzden gazeteci, insanların kişilik haklarına saldırı, onurlarını zedeleyici, özel yaşamına müdahale anlamına gelen her türlü yanlış bilgiden uzak durmalı.
Önceki hafta içinde Kocaeli polisi, emlak dolandırıcılığı yapıldığı gerekçesiyle kurulduğu iddia edilen bir çeteyi düzenlediği operasyonlarla çökertti. Polisin çete iddiasında yer alan sanıklar mahkemeye sevk edildi. Alınan ifadeleri doğrultusunda tutuklanmalarını gerektirecek suç bulunmadığından olsa gerek, mahkeme tarafından hepsi serbest bırakıldı.
Emniyet birimlerinin mahkemeye sevki sırasında gazeteciler tarafından fotoğrafları çekilen sanıklar hakkında yapılan yayınlar da aynı yönde oldu. Emlak çetesi şeklinde gazete sayfalarına yansıyanlardan bazıları gazeteleri ziyaret ederek kendilerine haksızlık yapıldığını ileri sürdü. Çünkü böyle bir çete kurmadıklarını, tamamen polisin bazı iddialar üzerine kendilerini gözaltına aldıklarını, fakat mahkeme tarafından serbest bırakıldıklarını anlatıp, bu durumun düzeltilmesini istedi.
Bu konuya tepki göstermeleri kadar haklı bir gerekçe olamaz. Çünkü polis tutanağını veya savcı iddianamesini dikkate alıp, mahkemede aklanma olasılığı olan insanları çete üyesi, katil, hırsız, gaspçı gibi kamuoyuna sunarsanız, bu en büyük haksızlık olur. O insanların yarın suçsuzluğunun anlaşılması halinde doğacak olan bütün hukuki sorumluluklar yazanları bağlar. Sıradan bir iddianın, bir suçmuş gibi insanların üzerine atılması, o insana yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Unutmayalım ki her insan aksi ispat edilene kadar suçsuzdur. Bu bir hukuk kuralıdır. Her ne kadar bizim ülkemizde yıllarca insanlar suçsuz yere, neyle suçlandıklarını bile bilmeden, savunmaları bile alınmadan cezaevinde kalıyorsa da, yine de yapılan bir insanlık suçudur. Adaletin veya kişilik haklarının gaspıdır.
Bu konuda en hassas davranması gerekenler gazetecilerdir. Çünkü onlar insanlar için iddianame hazırlayan, ya da yargılayan makamlar değillerdir. Onlar, varsa bir suç, varsa belgesi, onu sunarak yargıya yardımcı olabilir ama insanları suçlu ilan edemez. Çünkü suçu belirleyecek olan da, cezayı verecek olan da yargıdır.
Yargı cezası olmadan, sadece polisin söylemiyle, savcının deyimiyle kişileri suçlu ilan etmek, gazetecilik açısından da bir suçtur. İnsanlar suç işlemiş olabilir. Onun hesabını soracak olan makamlar bellidir. Eğer medya asli görevini unutup, kendini yargı yerine koyarsa, asıl büyük tehlike o zaman başlar.
İnsanların poliste, savcılıkta, ya da duruşmalarda üzerine isnat edilen suçu ne olursa olsun, gazeteci bu konuda insanları suçluymuş gibi kamuoyuna sunmamalıdır. Yoksa o insanın aklanması ve suçsuz olduğunun ortaya çıkması halinde bunun vebali ve vicdani sorumluluğu altında ezilir.
Ülkemizde kuvvetler erki bellidir. Yasama, yürütme ve yargının yapacağı işlevin sınırları çizilmiştir. Her ne kadar medya bunlardan sonra dördüncü kuvvetmiş gibi gösterilse de, bilgilendirme ve iletişim görevi gören basın mensupları bazen kendilerini her göreve dahil edebiliyor. İşte asıl yanlış olan budur. En az yargı kadar, yürütme kadar onun da görevi yasalara uymak, yasal sınırlar içinde kalmak ve görevini idame ettirmektir. Yoksa birilerine atıfta bulunarak, attığı lekenin silinmesini beklemek, gazetecilik değil, bu mesleğin yüz kızartan çirkinliğidir.